AMA FARK, ERMENİ SOYKIRIMININ BİR SAVAŞ OLMAYIP, SAVUNMASIZ SİVİL BİR KİTLENİN TOPLUCA YOKEDİLMİŞ OLMASIDIR!

Evet, bugün, 24 Nisan Ermeni soykırımının yıldönümü, aynı zamanda köhnemiş, yıkılmakta olan 600 yıllık Osmanlı ve başkenti Konstantinopolisin, yani İstanbulun Batıllı güçlerce alınmasını engellemek için, Osmanlı çapulcu haydutlarının ömürlerini uzatmak için, ölüme bilerek sürülen 250 000 kişinin feryatlarının yeri gögü inletmesinin de yildönümü yapıldı (18 Mart idi)!!

AMA FARK, ERMENİ SOYKIRIMININ BİR SAVAŞ OLMAYIP, SAVUNMASIZ SİVİL BİR KİTLENİN TOPLUCA YOKEDİLMİŞ OLMASIDIR!

Türkler anadoluya geldiklerinde burada 3 milyon Ermeni yasiyordu,aynı dönemde Britanya adasının da nüfusu 3 milyondu. Soykırım çok yönlü ve sistematik şekilde gerçekleştirildi.
Zorla din değiştirme, ağır vergiler , savaşlar, kırımlar ve asimilasyon.
Bugün deniz aşırı toprakları dahi saymazsak ingilizlerin nufusu 65 milyon olurken Ermeniler 40 bine indiler. !
Bu insanların önemli bir bölümü din değiştirdi, bir kısmı göç etti, geri kalanı da “tehcir” adı altında ölüm yolculuklarında yok edildiler.
Vahşet mi diyelim?, katliyam mı diyelim?, dırama mı diyelim?. Canavarlık, barbarlık, vahşilik mi diyelim..? Yetmiyor, olanları anlatmaya yetmiyor!..
Bir kaç örnek vermek gerekirse:

İlki: 1915’te Osmanlı döneminde şimdiki Türkiye diye adlandırılan ve o dönem Osmanlı’nın Anadolu Toprakları diye bilinen bölgede Osmanlı’nın Ermenileri nasıl öldürdüğünü, kalanları yerinden yurdundan sürerek ölümü zamana yayıp, yavaş yavaş o insanların nasıl yok edildiğini anlatan bir hatıra…

Bu çok eski görüntülerden, artı o dönemi yaşamış ve sağ kalabilmiş yaşlı insanların anlatıklarından oluşuyor. Binlerce…On binlerce…Yüz binlerce insan. Silahla, sopayla, taşla… Yanarak, aç bırakılarak, yorgunluktan, uykusuzluktan, susuzluktan, acıdan, utancından, kızgınlığından, öfkesinden, çaresizliğinden…ölmüş, öldürülmüş,ölüme terk edilmiş….

Çünkü bunlar onlardan farklı bir dili konuşuyorlarmış. Çünkü bunlar onlardan farklı bir inanca sahiplermiş . Çünkü bunlar onlardan farklı gülüyorlarmış, eyleniyorlarmış, konuşuyorlarmış… Bu suç sayılmış.

Ikincisi ise, 1940-45 yılları arasında Avrupanın birçok ülkesinde dönemin siyasi-Askeri iktadırı olan Hitler faşizminin eğemenliği altında yaşıyan Yahudilerin Alman ulusu adına Hitler iktidarinda çektikleridir…

Üçüncü örnek ise, 1994 yılında Ruwanda yaşanan vahşeti belgeliyen bir film… Ellerinde kılıç büyüklüğünde keserler, baltalar, silahlar ve sopalarla insanların nasıl öldürüldüğünü görüntülüyordu. Ben bugüne kadar böyle bir canavarlık görmedim ve düşünemezdim… bir insan bir insana nasıl böyle davrana bilir? Insan olan bir canlı yaratık başka herhangi bir canlıya dahi böyle saldıra bilirmi? Düşünemezdim, tahmin edemezdim… Sebebebi yine aynı. Kendilerinden olmuyan başka bir insan topluluğunu yok etmek ve ortada kaldırmak, silmek istemeleri.

İşte uluslar arası hukukta bu olayların isimlendirilmesine Jenosid deniyor.

Yani Bir insan topluluğunu; Çocuk, kadın, yaşlı insanlarda dahil olmak kaydıyla… savunmasız sivil bir halka bağlı bulunduğu, dini inancından dolayı, yada konuştuğu farklı bir dilden dolayı veya ayrı bir etnik yapıya sahip olduğundan dolayı yok edilmesi, öldürülmesi, katliyama tabi tutulması. Bunun bir pılan ve proje dahilinden gerçekleştirilmesi…

Bu olayın adına Jenosid deniyor, Türkçe soykırım anlamına geliyor!
1915’de Ermeni soykırımı olmamışsa, dünyada hiçbir soykırım yaşanmamış demektir!!
Oysa, 21. yüzyılda hâlâ, hamaset edebiyatiyla, aşağılık komplekslerin tatmin etmeye çalişan bu yaratıkların, soykırımla hunharca katledilen Ermeni ve Suryani halkın bugünkü torunlarından özür dilemeleri gerekirken, daha da bu «mutlu kutlu/mübârek » olayı, devşirme Osmanlinin devşirme torunlarına övünüp gururlanmalari için Çanakkale savaşı diye tarihi de değiştirilmiş bir eyleme girişmeleri ibret vericidir. Bugün, tarihin o en büyük vahşetlerinden birinin 100. yildönümünü devlet ve milletçe coşkuyla kutlamak (!), insanlik adına utanç, TC Devleti/Hükümeti ve Türk milleti adina ne büyük bir suç, çelişki, ahmaklık ve ibretlik örneği !..
İslâmiyetin cihatcı, gazacı-fetihci, talancı, yayılmacı ve bunları inkâr eden takiyeci yönü, onu silah olarak kullananların dünyada en korkulan, en tehlikeli milletler olmasına sebep olmaktadır… Insanlık için en tehlikeli, lânetli, sefil ve ahmak toplumlar; işgalci, talancı, capulcu câni atalarının işgal, talan ve kıyımlarıyla övünen toplumlardır !.

Burnumuzun dibinde, eşimiz, kapı komşumuz olan ve bu coğrafyanın en kadim ve en kalabalık halklarından olan Ermeni, Süryani, Kürt ve Rum Halklarına uygulanan soykırım, tehcir ve sürgünlerin üstünü örtmek için sahte kutlamalar düzenlenmesi, en temel öge olan vicdanî olguya ve nesnelliğe büyük gölge düşürmektedir !…

Kendisiyle, geçmişiyle, doğrusu veya yanlışıyla hesaplaşmıyan birey, insan ve toplumlar: Elleri kirli, yüzleri kirli, ruhları kirli olarak yaşamaya mahküm olacaklardır.

CİWAN KURKEN A.
Hanna Hekimyan

Advertisements

Soykırım, “tek bayrak, tek devlet, tek marş, tek dil (R.T Erdoğan-2015)” kompleksini taşımanın bir ürünüdür.

24 Nisan bir soykırımdır.

Soykırım, “tek bayrak, tek devlet, tek marş, tek dil (R.T Erdoğan-2015)” kompleksini taşımanın bir ürünüdür.
Bu bir soy kırımıdır. Ermeniler ırk olarak, millet olarak yok edilmek istenmiştir. Sadece onlar mı? Hayır, Anadolu’nun gerçek yerlileri, Anadolu coğrafyası topraklarını yaşama ilk kez açan, onu gerçek bir vatanı haline dönüştüren ve uygarlıkları tüm insanlığa ışık saçan milletler yok edilmek istenmiştir. Ermeniler, Rumlar, Kürtler, Suryaniler ve diğer ulusal topluluklar, insafsız, pervasız ve gayri ahlaki tarzda varlıkları yok edilmek istenmiştir.

24 Nisanı bu açıdan kavramadıkça bu topraklarda kimse huzur beklemesin. Bu topraklara sonradan gelmiş ama bir türlü ortak yaşam arzusunu gösterecek uygarlığa ulaşamamış olanlar var. Sorun, bilinçaltında anavatansızlık takıntısında gerçek yerlileri yok ederek bu toprakları anavatan edinebilme histerisidir.
Soykırımcı tek boyutlu yaklaşımların da kökeni buradadır; tek bayrak, tek devlet, tek marş, tek dil bu kompleksin onarılması güç tecellisidir.

Hitler, ‘tek bayrak, tek millet, tek vatan, tek dil’ sloganı ile harekete geçirdiği kitlelere yahudi soykırımını yaptırtmıştır. Ne yazık ki Anadolu yerli halklarının soykırımına yol açan bu türden Jön Türk sloganlarını, şimdiki yöneticiler de aynen tekrarlamaya devam ediyorlar…(R.T Erdoğan’ın kitle konuşmaları)

Bugün Türkiye denilen bu alanda bundan bin yıl önce kimler yaşıyormuş iyice öğrenmeli. Gerçek tarihe ulaştıklarında görecekler ki bu ülkenin en eski sahipleri, soykırım yaşayan halklardır. Ve kadim halkların ana yurdudur bu ülke… Onlar misafir değildir bu topraklarda. Bir zamanlar 944 yıl ( Türkler 26 Ağustos 1071’de Orta Asya’dan o zaman Batı Ermenistan denilen  Muş ovasına geldi) evvel Küçük Asya diye tabir edilen Smyrina ( İzmir)’dan Kars’a, Hıristiyanlığın ilk merkezi olan Antakya’dan, Pontus Rum (Karadeniz)’a kadar olan bölge tamamen Hıristiyan coğrafyasıydı…
Bu gün kadim Hıristiyan halklar, yaşatılan soykırım ve baskılar yüzünden ne yazık ki nüfusları sıfırın altındadır. 1915’de katledildiği sayı kadar bile olmayışları, bu ülkede Hıristiyan halklara bakış açımızın göstergesidir aynı zamanda.

Ermeniler, kendi uygarlık katkılarıyla Anadolu’ya renk katan, bölgemizin en eski uluslarından olup, katli vaciptir denilerek yurtları yakılmış, eski çağların bile tanık olmadığı bir vahşetle toptan sürgüne mecbur edilerek, 1,5 milyon insanı katledilmiştir; sürgünde ayakları telef olan uygar insanlar, Aziz Paşadan ayakkabı talep edince, Rahat yürüsünler diye bunlara ayakkabı giydirin diyerek verdiği emirle, ayaklarına at nalı çakılmıştır. Aç çocuklara, yüksekten sarkıtılmış ipe bağlı ekmekle, tavşan kaç tazı tut oyunu oynayarak işkence yapan, su içerken yılan bile dokunmaz erdemini ayaklar altına alarak, susuzluktan yerdeki su birikintisine yüzü koyun uzanıp su içen insanları topluca kurşuna dizen bir vahşet yaşanmıştır. Dünya kamuoyunca tüm çirkefliğiyle bilinen bu katliamın Osmanlı sorumluluğunda olmasına karşın, TC. dahi bu kirli mirası reddetmeye yanaşmamış, Osmanlıyı savunmuştur; Maktulleri, katil ilan ederek saldırıya geçmiştir. Gerçekler sürekli inkar edilerek, yadsımaya dayalı bir düşünce sistematiği kurulmuştur. Resmi tarih diye ünlenen tezler, inkarların tarihi olarak topluma dayatılmıştır.

19. yy sonlarından başlayarak, Katolik ve Gregoryan (Ortodoks) diyerek birbirlerine kırdırılan, tenkil ve sürgünlerle, mal mülklerine el konularak baskı altında tutulan Ermenilere yönelik soy kırımı, I Dünya savaşının, malum bol bahaneleri altında girişilmiştir (24 Nisan 1915). Savaş sırasında, önce Ermeni gençlerinin Askere alınarak silahsız bırakılması ve ardından toplu tasfiyelerin yapılması, geride kalan Ermeni halkının Tenkil ve sürgünlerine geçilmesi. Bu konuda talimatların dakik bir biçimde, en yetkili resmi merciler tarafından istenip, izlenmesi.

O dönemin Sadrazamı (Başbakanı) Talat Paşanın, başından itibaren olayları, dikkatlice takibi, emirler vermesi, istatistik tutması (iskan edecekleri yerde dahi nüfusa göre oranlarının %5 geçmeyecek düzeyde tutulmaları talimatları da dahil) ve bunun en ince ayrıntısına kadar yazılı özel notlarla tescili, Ermenilere reva görülen her şeyin, planlı bir tarzda icra edildiğini göstermeye yeterlidir (Ermeni tehciriyle ilgili Talat Paşanın tutanakları için bkz. Murat Bardakçı, Hürriyet gazetesi, 24 Nisan 2006’dan itibaren yayınlanan dizi) Bu, Ermenilere ilişkin, adına ne konulursa konulsun, yapılacak olanların önceden planlanmış eylemler olduğunu gösterir.

Bundan sonra, sonuçlara bakılarak, yapılanlara verilecek ad, tanımlamaya geçilir.
1915, Osmanlı Devleti tarafından, Ermeni, Asuri-Süryani, Rum gibi Doğu’nun yerleşik bütün Hıristiyan halklarını kendi topraklarından çıkarmak, azaltmak, yok etmek için düşünülmüş, bu coğrafyayı her bakımdan Türkleştirerek ulus devletin önündeki engelleri “temizlemeyi” hedefleyen, uzun vadeli planlanmış, acımasızca da uygulanmış olan çağın en kapsamlı bir “etnik temizlik harekatı”dır, bir SOYKIRIM’dır.

Tehcir sadece bir bahanedir, Bu, Almanya’da yahudileri evden çıkarmak icin de uygulanmıştır. Yahudi’lere, siz gaz odasına gidiyorsunuz diye durum açıkca söylenmemiş ve evleri yağmalanmadan bunlar sanki geri gelecekmiş imajı verilmiştir.
Ermenilerin evleri ise hemen yağma edilmistir, fark budur. Ama yerlerinde koparmak icin göç, emniyet,savaş gibi bahaneler uydurulmuştur.
Yahudiler getolardan toplanmiş, Ermeniler ise köy ve şehirlerinden toplanmıştır.

Tehcir-Soykırım, Anadolunun gayri Müslüm unsurlarından arınmasi için kullanilan bir araçtan baska bir sey degildir. Bu eylemi Teskilat-i Mahsusa adina organize eden, Bahaddin Sakir Adana murahhasi Cemal Beye 25 Subat 1915te yazdigi bir mektupta söyle der; “Cemiyet vatani bu melun kavmin (Ermenilerin) ihtizasindan kurturmaya dâi hazirdir. Osmanli tarihine sürülecek lekenin mesuliyetini düsulhamiyetine almaya karar vermistir”. Amaç sogukkanli bir bilinçle Anadoluyu Hiristiyan unsurlarindan arindirarak bir Türk devleti kurmaktir.
Böylesine planlı ve en ince ayrıntısına kadar takip edilmiş ve bir etnik topluluğa yönelen, sonuçta en iyimser tahminlerle, el yazması tutanaklardaki rakamlarla bir milyon (1.5 000 000) üzerinde Ermenin ölümüne yol açan, kimi şehirlerde nüfusu yüz binlerden sıfıra indiren, çoluk çocuk on binlerce canın etnik yapısını değiştirmek için farklı etnik toplumlara dağıtan, topraklara el koyan, binalarını yıkan, her türden maddi ve canlı servetine el koyup katleden girişimlere, soy kırımından başka bir ad verilemeyeceği görülür.
Bu bir soykırımdır.

CİWAN KURKEN A.
Hanna Hekimyan

Müslümen olan halkın etnik kimliğini terketmesi.

Eskiden Anadoluda halk Türkçe bilmiyordu, Türkçeyi sonradan ögrendiler. Egede, Karadenizde, Akdenizin batisinda eskiden yasli neneler Rumca-Yunanca konusurdu ve bu bölgelerin siveside eskiden Yunanca-Rumca sivesidir. Dogu ve Dogu Karadeniz taraflarinda ise Ermenice sivesiyle konusanlarda var.

Türkmenler azinlik oldugu içinde Azeri siveside kismen yayilmis çünkü Türkmenler Azerbaycan taraflarinda azinlikken Azerilerin sivesine alismislar. Azeri siveside Irani bir dillerin sivesidir.

Su an Karadenizli birisine Sen Rumsun deseniz özellikle yaslilar Hayir ben müslümanim der ve size kizar çünkü Rum denilince hristiyanlik akla geliyordu eski dönemlerde. Yani Rumluk eskiden hristiyanlikla esanlamliydi; Rum=Hristiyan. Müslüman olan birisi dolayisiyla Rum olamazdi. Hristiyan bir Rum, müslüman oldugu zaman ona artik Rum denilmezdi.

Karadeniz halki müslüman oldugunda etnik kimligini terk etti yüzyillar evvel. Yüzyillarcada 1920lere gelene dek kendilerini DINI kimlikleriyle tanittilar. Insanlar kendilerine Sunni veya Müslüman dediler 1920lere kadar. Ta ki Atatatürk Anadoluda müslüman olan herkese Türk ismini verene dek. O dönemde kimse kendine Türk demiyordu. Kisaca Anadoludaki halk sadece müslümanlasmis, Orta Asyadan gelmemistir ve Türk degiller.

Türk tarihini anlatan kitaplarin %90i yalandir çünkü o kitaplari yazan tarihçiler Anadoluda Türklerin çogunluk oldugunu sanarak yazmistir. Yazilan Türk Tarih kitaplarinin çoguda son 90 yilda yazilmistir. Tarihçilerde kendilerini Türk sanarak tarih yazmislardir.

Türkiye ismi eskiden Avrupalilar tarafindan verilmistir çünkü eski çag Latincesinde Turcus Bizans demektir. Italyancada ise Turchia derler. Bu ismin Türklerle ilgisi yok. O dönemlerde Anadoluya Orta Asyadan gelmis Türkmenler kendilerine Türk bile demiyordu.

Türklerin yasadigi yer manasinda olan Türkiye ismi ise Atatürk döneminde kullanilmaya baslanmistir. Yani Türkiye ismi 1920lerde Anadoluya verilmis yeni bir isimdir.

Türkçe ise 90 yil önce Anadoluda sadece azinlik bir kisim tarafindan konusuluyordu. Atatürk tarafindan Türkçe sonradan dayatilmistir Anadolu halklarina. O dönemlerde Anadoluda çogunlukla Yunanca, Rumca, Ermenice, Kürtçe ve Arapça konusuluyordu.

Türk Milleti ismi ise 1920lerde Anadoludaki bütün müslüman olan halklara verilmis bir addir. Daha önce Anadoludaki halklar bir kisim üst sinif sehirliler hariç kendilerine Türk demiyordu.

KÖKEN OLARAK YUNANCA VE DIGER ANADOLU HALKLARININ DILINDEN OLAN SEHIR ISIMLERI

TÜRKLERIN ASLINDA ÇOGUNLUKLA BIZANSLI RUM VE ANADOLUDAKI ESKI HALKLAR OLDUGUNU GÖSTEREN TÜRKÇELESMIS AMA KÖKEN OLARAK ÇOGUNLUKLA YUNANCA VE DIGER ANADOLU HALKLARININ DILINDEN OLAN SEHIR ISIMLERI:

Adana: Hititçe; Uru Adania,
Afyon: Yunanca; Opion-Opium (Hashas sehri),
Aksaray: Kapadokya Krali Archelaosun adi,
Amasya: Hititçe; Amaseia – sehri kuran Amazon kraliçesi Amesisin adi,
Ankara: Galatça-Hititçe; Angora (Çapa anlaminda),
Antalya: Lidyaca; Attaleia – sehri kuran Kral Attalosun adi,
Antakya: Yunanca; Antiohia,
Bakirköy: Yun; Makri Hori (Uzun köy),
Balikesir: Yunanca; Paleo Kastro (Eski Hisar),
Bartin: Yunanca; Parthenios (Bakire),
Bolu: Yunanca; Poli (Sehir anlaminda),
Bursa: Bitince: Prussa – sehri kuran Bitinya Krali Prusiasin adi,
Çanakkale: Yunanca; Dardanos,
Çankiri: Galatça; Gangrea, (Keçisi bol memleket anlaminda),
Çorum: Hattice; Hattusa,
Denizli: Laodikeia, Suriye Krali II. Antiokhosun karisi Laodike’nin adi,
Edirne: Yunanca; Adrianus – Roma Imparatoru Hadrianusun adi,
Efes: Yunanca; Efesos,
Eskisehir Yunanca; Dorlion,
Giresun: Yunanca; Kerasunda (Kirazlik),
Gümüshane: Yunanca; Argyropolis (Argyros: gümüs, Polis: kent),
Iskenderun: Yunanca; Alexandretta,
Izmir: Yunanca; Smirni,
Izmit: Bitince, Nikomidia,
Kastamonu: Yunanca; Kastromoni (Kesisler kalesi),
Kayseri: Yunanca; Kaisareia (Sezarin yeri), Hititce; Mazaka,
Konya: Frigce; Kavania, Yunanca; Ikonion, (Ikonalar sehri),
Kütahya: Yunanca; Kotiaeon,
Manisa: Yunanca; Magnisia (Magnezyum alani anlaminda),
Mersin: Yunanca; Mirthos, Mirsini,
Malatya: Hititçe; Maldia (Bal diyari anlaminda),
Maras: Ermenice; Marash; (Yesillik anlaminda),
Mugla: Yunanca; Mugla,
Nevsehir: Farsça,
Nigde: Hititçe; Nakita,
Ordu: Yunanca; Kotioro,
Rize: Yunanca; Riza, Rizi (Kök veya Pirinç anlaminda),
Sakarya: Frigce; Sangari, (Sangari irmagindan adini almis, Frig tanrisinin adi),
Samsun: Yunanca; Sampsountas,
Silifke: Yunanca; Silifkis,
Sinop: Hititçe; Sinova isimli Amazon kraliçesinin adi
Sivas: Yunanca; Sebastia (Sebastopolis saygin sehir manasinda), orijinali Hattice,
Tarsus: Luvice; Tarsa (Kilikya tanrisi Tarhonun adi),
Tokat: Togayitlerin kurdugu saniliyor. (Tok-Kat=Surlu sehir)
Trabzon: Yunanca; Trapezus (Yamuk, trapez biçiminde olan),
Trakya: Yunanca; Thraki (Traklarin yasadigi yer)

ANADOLU ismi bile Yunancadir. Anatole/Anatoli Yunancada “DOGU” yönü ve Günesin dogusu demektir. Müslüman kayitlarinda Anadolunun eski isimleri Diyar al-Rum veya Bilad al-Rum diye geçiyor.

RUM TAKIMLARI:
Fenerbahçe: Fener: Yunanca; Fanari
Galatasaray: Galata: Yunanca; Galatas (Sütçü),
Trabzonspor: Yunanca; Trapezus (Yamuk, trapez biçiminde olan),

Ayrinti: Öz Ankaralilar Ankara demez Angara der. Yani eski Galatça söylenis tarziyla söylerler.

NOT: Su an Anadoludaki eski sehir, ilçe, kasaba vs isimlerinin çogu Cumhuriyetin ardindan degistirilip Türkçelestirilmistir. Yani sehir isimleride 90 yilliktir.

BU SEHIRLERDE YASAYAN VE ESKIDEN YUNANCA, RUMCA, LUVICE, GALATÇA, FRIGCE, ERMENICE VE DIGER ANADOLU DILLERI KONUSAN INSANLAR NERDE?
BU SEHIRLERE BAKARAK BURADAKI BÜYÜK ANADOLU NÜFUSUNUN NEREDE OLDUGUNU SORGULAMAK LAZIM.

BU NÜFUS YUNANISTANIN EN AZ 3-4 KATIYDI. YANI SU AN, TÜRK OLMAYAN, ESKI ANADOLU HALKLARININ NÜFUSU 30-35 MILYON OLMASI LAZIM.

NERDE BU YERLESIK ESKI ANADOLU HALKI??????????????????????????
1924de Yunanistana yollanan nüfus sadece 1.5 milyondu.

DIGERLERI NERDE?????????????????????????????????????????

********

GENETIK BILIMCILER SU AN ANADOLUDA YASAYAN VE KENDINI TÜRK BILEN HALKLARIN GEN YAPISI BINLERCE YIL ÖNCE ANADOLUDA YASAYAN INSANLARINKIYLE AYNI OLDUGUNU VURGULUYOR.

Bu Anadolu halklari havaya uçup yok olmadilar herhalde. Bu halklar halen Anadoluda yasiyor ama kimlik degistirmisler müslüman olduklarinda sonrada Türklestirilmisler ve Türklesmisler.
Daha eskilere gidersek Anadolu veya Asya Minor’un antik eyalet isimleri sunlardi: Bithinya, Paflagonya, Ionya, Kapadokya, Misya, Kilikya, Likya, Karya, Pisidya, Pamfilya, Lidya, Frigya.

Bugün Türkiyedeki Efe oyunlari, Zeybek, Horon tepme, Çiftetelli, Halay v.s gibi halk oyunlari Orta Asyada yok. Bu oyunlar Anadoluya has oyunlar. Biraz Selçukludan kalma Türkmen kültürü var sadece.

Türk kültürü sandiklari aslinda Rum-Yunan-Arap kültürüdür.

Bazi Türkçelestirilmis ama aslinda Yunanca olan kelimeler:

Horon Horos
Hora Horos
Efe Ephesus
Mastika
Iskambil Skambili
Kuka Kuka
Kukla
Tavla Tavli
Kalpak Kalpaki

MÜZIK, GIYIM, YEMEK, OYUN VE YASAM TARZILARI

Türk musikisi, sanat müzigi denilen sey bizans müzigidir. Kullanilan enstrümanlar hemen hemen aynidir. Hatta Musiki kelimesi bile Yunancadir. Hersey eskisi gibi yerinde ama ismi Türk olmus sadece.

Anadolu halklarinin elbiseleri bile Orta Asyadaki halklarin elbiselerine benzemiyor. Anadolunun ve Orta Asyanin giyim tarzlari birbirinden çok farkli. Egedeki köylülerin giyim tarzlari Yunanli köylülerinkiyle birebir aynidir. Köylerin görünüsleride aynidir. Yunan restoranina girseniz kendinizi Türk restoranina girmis hissedersiniz.

Ayni sekilde yemek kültürüde degismedi. Osmanlida zeytinyagli yemeklerin neredeyse tamami bizans mutfagidir. Türkçedeki yemek, içecek, meyve, sebze ve balik isimlerini nerdeyse hepsi Yunanca kelimelerden olusuyor. Ege, Akdeniz ve Karadeniz yemekleri çogunlukla eski Anadolu yemekleridir.

Orta Asyaya bakarsaniz at binme kültürü vardir, fakat Anadoluda böyle birsey nerdeyse yok.

Bugün Anadolunun dogu, güney, kuzey ve batisinda halk oyunlari var bu oyunlar Anadoluya has oyunlar. Bu oyunlarin çogu Orta Asyada yok bile.

Kültür olarakta Anadolulular Türk degil çünkü Orta Asyadada bu geleneklerin/ oyunlarin olmasi gerekir ama YOK.

Türkçedeki Yunanca kelimeler çok fazla. Hatta günlük kullanilan kelimelerin önemli kismi Yunanca kelimelerden olusuyor.

Köken olarak çogunlukla Yunanca olan kelimeler
Yiyecek ve içecek isimleri

Ahtapot Htapodi
Bulgur Bligouri
Çiroz Tsiros
Çipura Tsipura
Çinokop Tsanokopi
Çörek Tsoureki
Ihlamur Flamouri
Izgara Skara
Hamsi Hamsini
Ispinoz Spinos
Istakoz Astakos
Istavrit Stavritis
Istridye Stridi
Iskorpit Skorpios
Ispendik Standiki
Ispinoz Spinos
Izgara Skara
Janbon Zambon
Kokoreç Kokoretsi
Karides Garides
Kaymak Kaimaki
Kaygana Kagkanos
Kasar Kaseri
Kurabiye Kurambies
Levrek Lavraki
Midye Mydi
Orfoz Rofos
Palamut Palamida
Pasta Pasta
Pastirma Pastourmas
Pide Pita
Pirzola Brizola
Sardalya Sardela
Sazan Sazani
Sucuk Soutzouki
Seker Zachari
Uskumru Skumbri

Çogu Yunanca olan Bitki isimleri

Açelya Azalea
Ananas Ananas
Anemon Anemonis
Bamya Bamia
Barbunya Barbunia
Biber Piperi
Bulgur Bligouri
Fasulye Fasoulia
Fulya Fulia
Ispanak Spanaki
Karanfil Karafilli
Kayisi Kaisi
Kestane Kastano
Kiraz Kerasi
Krizantem Krisantemi
Köknar Kukunari
Lahana Lahano
Limon Lemoni
Mandalina Mandarini
Manolya Manolia
Mantar Manitari
Marul Maruli
Maydanoz Maidanos
Musmula Mousmoula
Ökaliptus Ev-Kalips
Papatya Papadia
Patates Patates
Patlican Patlatzani
Pirasa Praso
Portakal Portokali
Sümbül Zoumbouli
Visne Visine
Yasemin Yasemi

En Sik Kullanilan Günlük Malzeme, Esya ve Alet isimleri:

Anahtar Anahtari
Balyoz Balios
Cimbiz Tsimpida
Çengel Tsingeli
Çember Tsemperi
Fener Fanari
Firin Fournos
Fincan flitzani
Fiçi Foutsi
Firça Firtsas
Gübre Kopria
Halat Halati
Iskemle Iskemle
Istaka Steka
Izgara Skara
Kavanoz Kavanos
Kiler Kelari
Kilit Klidi
Kiremit Keramidi
Kundak Kontaki
Kova Kouvas
Kümes Koumesi
Kutu Kouti
Lamba Lampa
Makara Makaras
Masa Maso
Mangal Mangali
Olta Olta
Pabuç Papoutsi
Patik Patiki
Sünger Sfungari
Semer Samari
Teneke Tenekes
Tepsi Tapsi
Tugla Toublo
Vernik Verniki
Ve binlerce böyle kelimeler..

Yunanca isimler
Melisa (Yunanca: Bal arisi anlaminda),
Fulya (Yunanca-bir çiçek),
Demet Demati,
Filiz Filizi,
Funda Funda
Açelya Azalea,
Bora Bora
Manolya Manolia,
Karanfil Karafilli,
Papatya Papadia,
Pelin Pelini
Yasemin Yasemi,
Sibel Kibele,
Sümbül Zoumbouli,
ve daha onlarca Hiristiyan isimleri……….

Günlük Yunanca kültürel sözcükler

Asparagas Bre Despot Efendi Faso fiso Felek Fiske
Gaf Hovarda Izmarit Kalpazan Kaparo Karavana Kerata * Külüstür Manav Paçavra Paydos S.k.tir * Zevzek

Bugün Akdeniz, Karadeniz ve Egeliler örnegin lahana ve kiraz kelimelerini ve diger birçok kelimeyi Yunanca söylenis tarziyla söylerler. Yani hala kendi dillerinde söylerler ama bazi insanlar bu yörenin halkina sitem eder neden kelimeleri düzgün telaffuz edemiyorlar diye fakat bu insanlar aslinda gerçek söylenis tarziyla o kelimeleri telaffuz ediyorlar.
ÖZELLIKLE BUGÜN KARADENIZDE VE EGEDE YASLI KÖYLÜLER ESKI YUNANCA SIVESIYLE KONUSURLAR; GELDUK, CITTUK, CEZDUK, KAÇDUK GIBI.
Bugün Türkçe denilen dilde sadece Ermenice, Yunanca 7000-8000 kelime oldugu tahmin ediliyor ve bu kelimeler Yöre halki tarafindan Türkçe kelimeler oldugu saniliyor. Bugün Anadolunun heryerinde yöresel kelimeler vardir bunlarin çogu Yunanca, Rumca, Ermenice kelimelerdir.

CUMHURIYET DÖNEMINDE ANADOLUDAKI NÜFUSUN 15-20%SI MUHACIR STATÜSÜNDEYDI YANI ANADOLUYA SONRADAN GÖÇMÜSLER.

BATIDAKI HALKLAR ÖZELLIKLE BALKAN GÖÇMENIDIR.
Yani bugünkü Anadolunun demografik yapisi Balkanlilardan, Kafkaslilardan, Orta Dogululardan, Rumlardan, Pontuslulardan, Friglerden, Hititlerden, Galatlardan, Kapadokyalilardan, Yunanlilardan, Ermenilerden, Kürtlerden, Azerilerden, Perslerden, azinlik Türkmenlerden, Çingenelerden, Lazlardan, Anadolunun eski halklaridan ve birçok etnik unsurlardan olusuyor.

Bu insanlar 11. yüzyildan itibaren baslayan de-hellenize olma yani Müslümanlasma sürecinden baslayarak 1920lere kadarda müslüman kimlikleriyle yasamislar, sonrada Türklesmis, Türklestirilmisler ve bununla birlikte Türkçeyi benimsemis veya benimsemek zorunda kalmislar.

Zaten Türkçe 90 yil önce azinlik tarafindan konusulan bir dildi. Atatürk tarafindan Türkçe halka sonradan dayatilmistir.

Bugün hala Anadolunun Kuzeyinden Güneyine, Dogusundan Batisina kadar Yunancanin degisik diyalektleriyle, Rumca, Bulgarca, Ermenice, Lazca, Kürtçe, Süryanice, Arapça. kisaca Anadolu dillerine ait kelimeler kullanipta farkinda olmayan milyonlarca Türklestirilmis halk var.

9% Orta Asya geni tasiyan Türkmenlerde çok karismis oldugu için bunlar daha çok Rumlasmis, Ermenilesmis, Süryanilesmis, Kürtlesmisler.kisaca Anadolululasmis ve artik Türk sayilamazlar çünkü Orta Asya geninin Kirintisi kalmis.

A BRIEF STATEMENT OF THE PRESENT SITUATION OF THE ARMENIAN EXILES IN THIS REGION, JUNE 20, 1915.

American Embassy,
Constantinople
July 21, 1915

The Honorable
The Secretary of State,
Washington.

Sir:-

I have the honor to transmit herewith two copies of a report received from the American Consul General at Beirut relative to what has been going on in the Zeitoon region of Asiatic Turkey.

I have the honor to be, Sir,
Your obedient servant,
(signed) [U.S. Ambassador to the Ottoman Empire, Henry] Morgenthau

Enclosure: Two copies dated June 20.

——————————————————————————–

Duplicate

A BRIEF STATEMENT OF THE PRESENT SITUATION OF THE
ARMENIAN EXILES IN THIS REGION, JUNE 20, 1915.

************

The deportation began some six weeks ago, with 180 families from Zeitoon; since which time, all the inhabitants of that place and its neighboring villages have been deported: also most of the Christians in Albustan, many from Hadgin, Sis, Kars Pasar, Hassan Beyli and Deort Yol.

The numbers involved are approximately, to date, 26,500. Of these about 5,000 have been sent to the Konieh region, 5,500 are in Aleppo and surrounding towns and villages; and the remainder are in Der Zor, Racca, and various places in Mesopotamia, even as far as the neighborhood of Bagdad.

The process is still going on, and there is no telling how far it may be carried, the orders already issued will bring the number in this region up to 32,000, and there have been as yet none exiled from Aintab, and very few from Marash and Oorfah. The following is the text of the Government order covering the case. Art. 2nd. “The Commanders of the Army, of independent army corps and of divisions may, in case of military necessity and in case they suspect espionage or treason, send away, either or in mass, the inhabitants of villages and towns, and install them in other places.”

The orders of Commanders may have been reasonably humane, but the execution of them has been for the most part unnecessarily harsh, and in many cases accompanied by horrible brutality to women and children, to the sick and the aged. Whole villages were deported at an hours notice, with no opportunity to prepare for the journey, not even in some cases to gather together the scattered members of the family, so that little children were left behind. At the mountain village of Geben the women were at the wash tub, and were compelled to leave their wet clothes in the water, and take the road barefooted and half clad just as they were. In some cases they were able to carry part of their scanty household furniture, or implements of agriculture, but for the most part they were neither to carry anything nor to sell it, even where there was time to do so.

In Hadgin well to do people, who had prepared food and bedding for the road, were obliged to leave it in the street, and afterward suffered greatly from hunger.

In many cases the men were (those of military age were nearly all in the army) bound tightly together with ropes or chains. Women with little children in their arms, or in the last days of pregnancy were driven along under the whip like cattle. Three different cases came under my knowledge where the woman was delivered on the road, and because her brutal driver hurried her along she died of hemorrhage. I also know of one case where the gendarme in charge was a humane man, and allowed the poor woman several hours rest and then procured a wagon for her to ride in. Some women became so completely worn out and hopeless that they left their infants beside the road. Many women and girls have been outraged. At one place the commander of the gendarmerie openly told the men to whom he consigned a large company, that they were at liberty to do what they choose with the women and girls.

As to subsistence, there has been a great difference in different places. In some places the Government has fed them, in some places it has permitted the inhabitants to feed them. In some places it has neither fed them nor permitted others to do so. There has been much hunger, thirst and sickness and some real starvation, and death.

These people are being scattered in small units, three or four families in a place, among a population of different race and religion, and speaking a different language. I speak of them as being composed of families, but four fifths of them are women and children, and what men there are are for the most part old or incompetent.

If a means is not found to aid them through the next few months, until they get established in their new surroundings, two thirds or three fourths of them will die of starvation and disease.

RG59, 867.4016/104